20 Mart 2010 Cumartesi

uyku sayıklamaları volume 4 - part 2


"her zaman aklı karış havada bir insan olmuşumdur. üniversite için bölüm seçerken hiçbir zaman aklımda "bu bölüm mezun olunca hayatım boyunca benim mesleğim olacak" düşüncesi yoktu. ya da vardı da "hmm meslek evet" diyerek bir kenara attım. neyse, sosyolojiyi de genel kültür olarak seçmiştim, çünkü hayatla ilgili sorularıma cevaplar arıyordum ve lise felsefe dersinde yaptığımız tartışmalar hoşuma gidiyordu, gerçi bir şey hatırlamıyorum, o tartışmalar sınıfta değil de kafamın içinde de geçiyor olabilirdi.

umuyordum ki sosyolojide her ders siyaset meydanının daha kaliteli bir versiyonu şeklinde geçecek, entelektüel konuşmalar yapılacak, kendimi "idealist öğretmen ve öğrencileri" tarzı filmlerde gibi hissedecektim. 4 sene içinde sadece 3 derste bunları yaşadım (ders dediğim 40 dakikadan 3 ders değil tabii). onun dışında bu 4 sene boyunca hocaların birbirlerinden, bizden ve okuldan yana şikayetlerini dinledik. ha, tarihteki düşünürler ve onların kuramlarını öğrendik mi öğrendik. hayata bakışım değişti mi, değişti. ama bunların bir önemi yoktu.

"sosyoloji" adı, pozitivizm adlı akım doruklarındayken, bir fransız tarafından ortaya atıldı. ... ... şimdi, işin içinde fransızlar varsa zaten bir bokluk arayacaksın. bu pozitivizm, insanın götünün en çok kalktığı aydınlanmanın bir devamıydı. düşünmüşlerdi ki, doğa nasıl belirli kanunlara, neden-sonuç ilişkilerine göre işliyorsa, insanların da kendilerinden bağımsız, öznel kanunları olmalıydı.

şimdi sizler aydınlanma devrimini hâlâ daha, bir sürü bilim adamı ve sanatçının kocaman bir odaya kapanarak müthiş bir sinerji sonucu yüzlerinde bir gülümsemeyle harikalar yarattığı bir süreç olarak algılıyorsanız, yanılıyorsunuz. aslında bu devrim, dünyanın taze hakimleri olan burjuvazinin iktidarını meşrulaştırmak ve altyapısını oluşturma temelli bir paradigmadır. tabi ki muhteşem sonuçlar ortaya çıkmıştır. ama bu, tıptaki inanılmaz gelişmelerin josef mengele'nin deneyleri sonucu oluşmasına benzer. sosyoloji de, burjuvanın, fabrikasında çalışan işçisinin psikolojisini ya da toplu hareketlerini anlamaya ve sonra kontrol etmeye çalışıp, onlardan daha fazla verim almaya çalışmasından başka bir şey değildir (öhhhöhsömürüöhhöhm).

tabi ki kapitalizm dışında konular da var, tabi ki bunlar antik yunan'daki düşünürlere kadar gidiyor. ama dediğim gibi, bunların bir önemi yok. çünkü sosyoloji insan toplumlarının tarafsız kanunlarını arayan bir bilim dalı ve bize okulda öğretilen ilk şey, "hiç bir zaman öznellikten (siz ingilizler için subjektivite) kurtulamayacak oluşumuz". yani bu, "insanlar için uçma kursu" açıp "hiçbir zaman uçamayacaksınız ama gelin kendimizi kandıralım" demek gibi bir şey. dolayısıyla sosyoloji sadece ismi sayesinde istihdam sağlayan bir şey olmaktan öteye gidemiyor. benim bu bölümü seçme sebebim gibi, sadece genel kültür veriyor, rakı sofrası muhabbetinizi geliştiriyor.

peki bütün bunlara rağmen, sosyolojinin bakış açısını geliştirmede, toplumların saçmalıklarından arınmış bir halde dünyayı görmeye yaptığı katkılara ne diyeceğiz? sosyolojiye bir din, bir cemaat sistemi olarak değil, fikir geliştirici, zihin açıcı olarak bakmayı kabul etsek bile bu fikirlerin çoğunun temelinde marx'ın imzasının olmaması imkansız. sosyalizm ve komünizm ütopyaları değil de, kapitalist sistem ve ondan önceki tarihsel sürece bakışı açısından, adam kahin gibi. en azından içimizi şöyle rahatlatabiliriz: marx bir şey yaratmış değil, sadece olmuş olanı söylüyor. görüşleri hedefi o kadar tutturuyor ki, insanlar bu korkunç kapitalist dünya karşısında sosyalizm ve komünizm ütopyalarına, ilerde gerçekleşeceklermiş gibi sıkı sıkı bağlanıyorlar.

konudan uzaklaştım mı ne... neyse, amacım kendimi toplumsal saçmalıklardan olduğu gibi marx'tan da ayırmaktı, sanırım başardım. kağıttan evlerimi yıktım, yenilerini de illa marx ile inşa etmeme gerek yok."


bunları yazmışım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder