8 Mart 2017 Çarşamba

uyku sayıklamaları volume 21 - If you're gonna be...



nsanlar hayatta her şeyi belirli nedenlerden dolayı yapar, bu mantık çoğu zaman kültürden kültüre, çoğu zaman da kişiden kişiye göre değişir. Eylemlerimizin bu kadar "değişken" bir temelin üstünde oturması kavramına, aklımızın sağlam olup olmadığı gerçeği de dahildir."

Şu hayatta "kötü" olacaksan bile "kaliteli" olmak zorundasın.

Heteroseksüel bir erkek olup kadın düşmanı olacaksan, "üğeüğe kadınla erkek eşit değildir, kadın kırılgandır/salaktır erkek serttir/akıllıdır" gibi sikimsonik nedenlerden dolayı değil; zaten insanlara şüpheli bakan birisiyken bir de sevdiğin bir kadın tarafından kalp kırıklığına uğrayıp insanlığa karşı güvenini tamamen yitirerek sırf hoşlandığın cinsiyetten diye kadınlara kızıp ne zaman heteroseksüel bir ilişki görsen kadının mutlaka bir pislik yapacağını düşünüp aynı zamanda kadınlara bu gözle bakabildiğin için kendinden nefret etmenin ikilemi içinde kendini yiyip bitirmelisin.

Ya da çocuk tacizcisi gibi olacaksan Michael Jackson gibi olacaksın. "üğüeğüe küçücük çocukların teninin tadına bayılıyorum hüğphğü" diyen bir psikopat olmaktansa, çocukluğundan itibaren bir sirk hayvanı gibi kameralar ve şov dünyası içinde büyüyüp bir de psikopat bir baba tarafından şiddetle yetiştirildiği için asla çocukluğunu yaşayamayacak, bunun travması olarak da yetişkinliğinde de çocuk kalacak ve çocuklarla arkadaş olacak, çocuklarla yaptığın şeyleri de tamamen çocukken yapılan şeylerin masumiyetiyle art niyetsiz yapacaksın.

22 Şubat 2017 Çarşamba

İşe 30 dakika kala

"Cehalet, mutluluktur" cümlesini şöyle yeniden yaratmak istiyorum:

Hayatınızda istikrara benzer bir şeyin olduğunu ve her şeyin yolunda gittiğini düşünüyorsanız, ya bir şeyi unutuyorsunuz ya da hayat hakkındaki fikirleriniz yanlış demektir.

Bonus: Cehalet mutluluksa, mutluluk da cehalet midir?

21 Ocak 2017 Cumartesi

Blogger ile dalga geçiyorum.


"Türk Yönetmenler Makyaj Videosu Çekseydi" videosunun altına moronun biri "Ertem eğilmez gibi bir yönetmenle mahsun ve sermiyan denen yönetmen parçacıklarını biraraya koyman büyük saygısızlık" (sic) yazmış, sanki videonun amacı Ertem Eğilmez'le dalga geçmek ya da adını lekelemekmiş gibi. Başka hıyarlar da Onedio'da "Atatürk capsleri"nin altına "dalga geçemezsiniz" minvalinde şeyler yazmışlardı.
Gözünüzü seveyim, internete konan her şey, dalga geçme veya aşağılama amacı gütmez. Ben şimdi bu yazıyı yazınca Türkçe harflerle dalga geçmiş mi oluyorum? Rastgele allah yazdım, Tanrıyla dalga mı geçtim?
Bir gram beynin olmadığını anlamak için illa siyaset veya din konuşmaya gerek yokmuş anlaşılan.

9 Ocak 2017 Pazartesi

monday(ne)


Eğer gökbilimci değilseniz veya NASA ve benzeri bir kurumda çalışmıyorsanız, hayatın anlamını asla bulamayacaksınız demektir.

Herkese iyi pazartesiler.

16 Ekim 2016 Pazar

Pazar şekeri


Bugünkü gazetede ünlünün biri "Aşk yaşamam için ille de o kişiyle beraber olmama gerekmez. Ben aşkı tek başıma da yaşarım. Kavuşunca aşk biter zaten" demiş.

Yani sevgili dostlarım, ünlü de olsa gerizekalı gerizekalıdır.

Herkese iyi pazarlar dilerim.

4 Temmuz 2016 Pazartesi

Yanlış kişiyle evlenecek olmanızın nedeni

Başımıza gelmesinden korktuğumuz şeylerden bir tanesidir. Kaçınmak için çaba sarf etsek de hepimizin başına gelir: yanlış kişiyle evleniriz.

Bunun sebeplerinden bir tanesi, başkalarına yakınlaşmaya çalışırken ortaya çıkan problemler kümesidir. Sadece bizi pek tanımayan insanlara normal görünürüz. Daha bilge, kendinin farkında olan bir toplum olsaydık flört için yemeğe çıktığımız kişiye sorulan standart soru "Sen ne tür bir delisin peki?" olurdu.

Belki birisi bizimle aynı fikirde olmadığı ya da sadece biz çalışırken (evde yokken) rahatlayabildiği için sinirlenmek gibi gizli bir eğilimimiz var, belki de seksten sonra yakınlık gösterme konusunda sıkıntımız var, ya da utandığımız zaman sus pus oluyoruz. Kimse mükemmel değildir. Sorun şu ki, evlilik öncesinde "iç karışıklığımızla" çok az ilgileniriz. Sıradan bir ilişki (çn: halk arasında "adı konulmamış" olarak bilinir) bizi kusurlarımızı ortaya çıkarmakla tehdit ederse, partnerimizi suçlar ve paydos deriz. Arkadaşlarımıza gelince, onlar da bizi aydınlatma girişiminde bulunmazlar. Kendi başımıza olmanın ayrıcalıklarından bir tanesi, bizimle yaşamanın oldukça kolay olduğunu düşünmemizdir.

Partnerlerimiz de farkındalık konusunda bizden daha iyi değiller. Doğal olarak, onları anlama girişiminde bulunuruz. Ailelerini ziyaret ederiz. Fotoğraflarına bakar, üniversiteden arkadaşlarıyla tanışırız. Bütün bunlar bizde "ödevimizi yapmışız" hissini yaratır. Ama aslında yapmıyoruz. Dolayısıyla, evlilik, akıl edemedikleri ve araştırmaktan kaçındıkları bir geleceğe kendini bağlayan, kendisini ve karşısındakini tanımayan iki kişi tarafından oynanan umut dolu, cömert ve son derece kibar bir kumar ola gelir.

Kayıtlı tarihin geneli boyunca insanlar mantıklı sebeplerle evlenmişlerdir: onun toprakları seninkine komşu olmuştur, ailesinin büyüyen bir işi vardır, babası kasabanın hakimidir, yürütülmesi gereken bir kale vardır ya da her iki aile de aynı dine bağlıdır. Ve böyle mantıklı evliliklerden yalnızlık, sadakatsizlik, istismar, taş kalpler ve çocuk odalarından duyulan çığlıklar doğmuştur. Bu yüzden yukarıdakilerin yerine gelen evlilik türü -duygu evliliği- kendini açıklama ihtiyacından muaf tutulmuştur.

Duygu evliliğinde önemli olan, kalplerinin sesini dinleyen ve birbirlerine doğru yoğun bir çekim yaşayan insanlardır. Gerçekten de, bir evlilik ne kadar tedbirsiz görünüyorsa (tanışalı altı ay olmuş, eşlerden birisi işsiz, ikisi de yeni reşit olmuş vs.), daha güvenliymiş hissi verir. Pervasızlık, mutsuzluğun katalizörü olan mantığın yaratabileceği bütün hatalar için denge ağırlığı görevi görür. İçgüdüsel davranmanın saygınlığı, yüzyıllar boyunca süren mantıksız mantığa karşı travmatik bir tepki olmasından gelmektedir.

Her ne kadar evlilikte mutluluk arar gibi görünsek de, durum o kadar basit değildir. Asıl aranılan şey benzerliktir ki, bu durum mutlu olmak için oluşturduğumuz planları zorlaştırabilir. Çocukluğumuzda çok iyi bildiğimiz duyguları yetişkinlikteki ilişkilerimizde tekrar yaratmaya çalışıyoruz. Geçmişte çoğumuzun tattığı sevgi, daha farklı, daha yıkıcı dinamiklere karışmıştır: kontrolden çıkmış bir yetişkine yardım etme, ebeveynimizin sıcaklığından mahrum olma ya da öfkesinden korkma, dileklerimizi söylemekten çekinme duyguları. Dolayısıyla, birer yetişkin olarak evlilik adaylarını yanlış oldukları için değil, fazla doğru oldukları için (dengeli, olgun, anlayışlı ve güvenilir) reddetmemiz çok da mantıksız değil, hele kalbimize baktığımızda bu "doğruluk" bize yabancı gelirken. Yanlış insanlarla evleniyoruz çünkü sevilme duygusunu mutlu olma duygusuyla bağdaştıramıyoruz.

Hatalarımız da oluyor, çünkü çok yalnızız. Yalnız kalmak bize dayanılmaz geldiği için, kimse eş seçerken mantıklı bir kafada olamıyor. "Haklı olarak seçici" olmamız için uzun yıllar boyunca yalnız kalma fikriyle tamamen barışık olmamız gerek, aksi takdirde, bizi yalnızlıktan kurtaran kişiden ziyade "artık yalnız olmama duygusuna" aşık oluruz.

Son olarak da, güzel bir hissi kalıcı yapmak için evleniriz. Evlilik teklifini yaparken bize hissettirdiği duyguyu bir şişede saklayabileceğimizi hayal ederiz: Belki Venedik'te derenin üstünde bir teknedeydik, öğle güneşi denizi parlatırken ruhumuzun daha önce kimse tarafında anlaşılmamış kısımlarından konuşuyorduk, biraz sonra akşam yemeğinde risotto yemekten bahsediyorduk. Bu tür hisleri ölümsüzleştirmek için evlendik, fakat bu hisler ile evlilik kurumu arasında bir bağlantı bulunmadığını göremedik.

Gerçekten de, evlilik bizi değişik, bambaşka ve daha idari bir düzleme taşır, ki bu düzlem banliyölerde bir ev ve içinden çıktıkları tutkuyu öldüren sinir bozucu çocuklar olarak tezahür eder. Tek ortak unsur eşimizdir, ki o da şişelemek için seçilen yanlış unsur olmuş olabilir.

İyi haber, yanlış kişiyle evlendiğimizi öğrenmenin çok da önemli olmadığıdır.

O kişiyi terk etmemeliyiz, terk etmemiz gereken Batı'da 250 senedir kabul görmüş Romantik ideadır: bütün ihtiyaçlarımızı karşılayan ve arzularımızı tatmin eden mükemmel bir varlığın olduğu fikri.

Bu romantik fikri daha trajik (ve bazen de komik) bir fikirle değiştirmemiz lazımdır: her insan bizim kafamızı karıştıracak, bizi öfkelendirecek, sinir edecek, delirtecek ve hayal kırıklığına uğratacaktır - ve biz de (kötü niyetimiz olmasa da) aynısını onlara yapacağız. Boşluk ve tamamlanmamışlık hissimizin asla bir sonu gelmeyecektir. Fakat bunların hiçbiri ne alışagelmedik ne de boşanma nedenidir. Kime bağlanacağımızı seçme eylemi, kendimizi hangi tür bir ızdırap ile kurban edeceğimizi tanımlamaktan ibarettir.

Bu kötümserlik felsefesi evlilik etrafında bulunan pek çok sıkıntı ve çalkantıya çare oluşturmaktadır. Kulağa biraz garip gelebilir, ancak kötümserlik romantizm kültürünün evlilik üstünde oluşturduğu aşırı baskıyı azaltır. Eşimizin bizi kederimizden ve melankolimizden kurtaramaması, ne o kişinin başarısızlığını ne de birlikteliğimizin başarısız olması ya da güncellenmesi gerektiğini gösterir.

Bize en uygun insan bütün zevkleri bizimkiyle aynı olan değil (zaten böyle bir insan yoktur), zevklerimizdeki farklılıkları zekice tartışabilen, anlaşamamakta sorun yaşamadığınız kişidir. "Fazla yanlış olmayan" kişinin gerçek göstergesi, kusursuz uyum gibi hayalperest bir fikir yerine, farklılıklarınızı cömertçe hoşgörebilme kapasitesidir. Uyumluluk aşkın ödülüdür, önkoşulu değil.

Romantizm acımasız bir felsefedir; bize yardımcı olamamıştır. Evlilikte yaşadığımız pek çok şeyi istisnai ve dehşet verici hale getirmiştir. Sonunda tek başımıza kalırız ve kusurlu birlikteliğimizin "normal" olmadığına ikna oluruz. Kendimizi "yanlışlığa" alışmayı öğretmemiz gerek; kendimizdeki ve eşimizdeki yanlışlara hoşgörülü, esprili ve kibar bir bakış açısıyla bakmaya çalışarak.

- Alain de Botton, The New York Times, 28 Mayıs 2016

Yazının orijinali: http://www.nytimes.com/2016/05/29/opinion/sunday/why-you-will-marry-the-wrong-person.html


2 Temmuz 2016 Cumartesi

fantastik saçmalamalar #398473


Tanrı, en son çıkan teknolojik alet gibidir. Bazı insanlarda vardır, bazı insanlarda yoktur. Her insanda olması gibi bir zorunluluk bulunmamaktadır. Cahil bir insanın tanrıya inanması, mağara adamına iPad göstermek gibidir.